24 Nisan 2023 Pazartesi

Mesuliyet

                                                 Mesuliyet


        İnsan , takdir edilerek irade edilerek yaratılır ,bir vazifeye binaen dünyaya gönderilir.Takdir edilen vuslat günü geldiğinde, onu bu dünyaya gönderen irade onu başka bir memlekete alır. 

    Bu sebeple insan başıboş değildir. Perçeminden tutulmuş olan bir kuldur. Allah herşeyin plan ve programını ezelden takdir eylemiştir. Kullarının nasıl davranacağını ezeli ilmiyle bilir fakat onları yapacakları fiillere zorlamaz. İlmin işi ve sıfatı bilmek eylemidir. Bir şeyi bilmek ayrıdır, kudreti ile yapmak onu elle tutulabilir hale getirmek, mesuliyete müteveccih bir hale getirmek bütün bütün ayrıdır. 

    Bir olayın vuku bulacağını önceden kestirmek, yahut kesin olarak olacağını bilmek o fiili gerçekleştirmek anlamına gelmez.  Dolayısıyla Allah teala kullarının yapacağı fiilleri bildiği için mesul değildir. Kulların yapacağı kötü fiillerde nefsin,hevanın istimali vardır. Nefs ve şleytanın iğvasıyla insan eğer hata ederse tevbe edebilir. Tevbe etmemesi de aynı şekilde mesuliyeti mucip bir haldir. Şerri irtikap eden beşer cüzi ihtiyarisiyle ,hür bir şekilde  bu şerri işlediğinden mesuldür. 

    

 

     

8 Nisan 2015 Çarşamba

insanın ilgilenmesi gereken en birinci mevzu

Cihan Harbinin başlamasından elli gün geçmesine rağmen Üstad Bediüzzaman Hazretleri savaşın gidişatı hiç merak edip sormayınca kendisine hizmet eden en yakın talebeleri: "Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderatıyla alâkadar olan bu dehşetli harb-i umumîden  (2. Cihan Harbi) elli gündür hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemaati ve câmii bırakıp radyo dinlemeğe koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?" diye sual edince, Üstad şöyle cevap verir:
      “Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil daireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve cesed ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve Küre-i Arz ve nev-i beşer dairesinden tut.. tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede, en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat, ara sıra vazife bulunabilir. Bu kıyas ile -küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasib- vazifeler bulunabilir. Fakat büyük dairenin cazibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, malayani ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymetdar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve bazen bu harb boğuşmalarını merak ile takib eden, bir tarafa kalben tarafdar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.
      Birinci noktaya cevab ise: Evet bu cihan harbinden daha büyük bir hâdise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme davasından daha ehemmiyetli bir dava, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir dava açılmış ki; her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek davayı kazanmak için bilâtereddüd sarfedecek. İşte o dava ise, yüz bin meşahir-i insaniyenin ve hadsiz nev'-i beşerin yıldızları ve mürşidlerinin müttefikan, kâinat sahibinin ve mutasarrıfının binler va'd ü ahdlerine istinaden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki: Herkesin iman mukabilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk taunuyla çoklar o davasını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşf ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği davanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?
     İşte o davayı kazandıracak olan hizmetleri ve yüzde doksanına o davayı kaybettirmeyen hârika bir dava vekilini o işte çalıştıran vazifeleri bırakıp ebedî dünyada kalacak gibi âfâkî malayaniyat ile iştigal etmek tam bir akılsızlık bildiğimizden, biz Risale-i Nur şakirdleri, her birimizin yüz derece aklımız ziyade olsa da ancak bu vazifeye sarfetmek lâzım diye kanaatımız var.”

ölüm

   “İnsan-ı mü’mine nur-u iman ile gösterir ki: Mevt, i’dam değil; tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil; nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana çıkmak ve müz’iç dağdağa-i hayat-ı cismaniyeden âlem-i rahata ve meydan-ı tayeran-ı ervaha geçmek ve mahlukatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur-u Rahman'a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.

15 Mayıs 2012 Salı

Maymun Tuzağı


> TUZAK





> Asya'da maymun yakalamak icin kullanilan bir cesit tuzak vardir. Bir
> Hindistan cevizi oyulur ve iple bir agaca veya yerdeki bir kaziga
> baglanir.




> Hindistan cevizinin altina ince bir yarik acilir ve oradan icine tatli
> bir yiyecek konur.. Bu yarik sadece maymunun elini acikken sokacagi 
> buyukluktedir. Yumruk yaptiginda elini disari cikaramaz. Maymun tatlinin 
> kokusunu alir,yiyecegi yakalamak icin elini iceri sokar, ama yiyecek 
> elindeyken elini disari cikarmasi olanaksizdir. Sikinca yumruk yapmis 
> el, bu yariktan disari cikmaz.



> Avcilar geldiginde maymun cilgina doner ama, kacamaz Aslinda bu 
> maymunun tutsak eden hicbir sey yoktur onu sadece, Onun
> kendi bagimliliginin gucu tutsak etmistir. Yapmasi gereken tek sey 
> elini acip yiyecegi birakmaktir. Ama zihninde acgozlulugu o kadar 
> gucludur ki Bu tuzaktan kurtulan maymun cok nadir gorulur.

> Bizleri de tuzaga dusuren ve orada kalmamiza neden olan sey, 
> arzularimiz ve zihnimizde onlara bagimli olusumuzdur. Tum yapmamiz 
> gereken elimizi acip benligimizi, bagimli oldugumuz seyleri serbest 
> birakmak ve dolayisiyla ozgur olmaktir !!!


> Ben, maymuna benzer yanimiz olarak sahip oldugumuzu dusundugumuz her 
> seyin bizim icin birer tuzak oldugunu fark etmiyor olusumuz oldugunu 
> dusunuyorum:

> -Cogunlukla konusmaktan fazla bir ozelligini kullanmadigimiz son model 
> cep telefonlarina sahip olmak,

> -Ortalama 15 m2 sini kullandigimiz ama kullandigimiz alandan 20-30 kat 
> buyuk evlere sahip olmak,



> -Belki bir kez giydikten sonra cok uzun sure dolabimizin bir kosesinde 
> unuttugumuz gunun modasina uygun giysilere sahip olmak,

> -Okumadigimiz kitaplara sahip olmak,

> -Asla kadranin gosterdigi surate ulasamayacagimiz en suratli arabaya 
> sahip olmak,

> -Bize gunde 35 kez zamani, baskalarina surekli zenginligimizi gosteren 
> kol saatlerine sahip olmak,

> -Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten cok uzak tabiri
> caizse yorgunluktan hasatimizi cikaracak deniz kenarina yakin bir 
> yazlik, bir dinlence evine sahip olmak,

> -Faizi, getirisi zarara ugramasin diye kiyip harcanamasa bile bol 
> sifirli
> bir banka defterine sahip olmak,

> -Dunyalarina ve guzelliklerine katilamadigimiz, asla yeterli vakit
> ayiramadigimiz basarili ve digerlerininkinden daha guzel cocuklara 
> sahip olmak,

> -Vaktimize, nakdimize, aklimiza, cenemize zarar verse bile bir futbol
> takimi taraftarligina sahip olmak,

> -Sagligimiza, duzenimize, beynimize korkunc zararlar verse bile envai 
> cesit ickilerin bulundugu gosterisli, dekoratif bir mini bara sahip 
> olmak,

> -Oturmadigimiz koltuk takimlari,

> -Izlemedigimiz dev ekran televizyonlar,

> Kullanmadigimiz, faydalanmadigimiz daha neler nelere sahip olmak... Ya 
> da sahip oldugumuzu sanmak...

> O maymun gibi avucumuzda tuttugunuz surece (faydalanamasak bile) sahip 
> oldugumuzu sanmiyor muyuz?
> Ve ancak parmaklarimizi gevsetip bunlardan vaz gectigimiz zaman 
> gercekten ozgur olup tum yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek 
> miyiz?


> Aslinda biz bu dunyaya sahip olmaya degil, sahit olmaya gelmisiz. Ah 
> bunu bir anlayabilsek. ..

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Şirazlı Sadiden



* Dünyada hüma kuşunun nesli tükense bile , yine de kimse baykuşun gölgesi altına girmez.
*Ey mağrur kişi ! Seni ne azdırdı ki, tehlikeye düşüp sonunda helak oldun. Keşke karınca uçmaz olaydı.

30 Nisan 2012 Pazartesi

Gereksiz yazılar

Aslanmı döver kaplanmı döver muhabbeti yapan adamlar var hala bu national geographic devrinde.. ama dayanamayıp mevzuya açıklık getirmek istedim.
jöle sürüp dikelttiği yeleleriyle ormanların apaçisi olan aslanın, hala adam yerine konulup, kaplanla karşılaştırılması, bildiğin rezilliktir. kaplan, gerek gücü, gerek tekniği, gerek kafa toplarına hakimiyeti, gerek karakteri ve efendiliği, gerek de entelektüel birikimiyle döver aslanı. o yüzden, bırakın artık bu tartışmayı arkadaşım, bunun yerine, van damme mı döver bruş li mi döver diye tartışın. bak onu anaokulundan beri tartışmamıza rağmen hala çözemedik mesela, ilkokul 4'te teorik bir çıkmaza girdiğimizi farkedip bıraktım ben o tartışmayı, varlık ve zaman üstüne düşünmeye başladım .
kaplan yalnızdır, her daim uzlet ve tefekkür halinde, dünya gamından uzak, masivadan istiğna etmiş, kendini tekamüle vermiştir, dağ taşı dolanıp tefekkür eder, schopenhauer okur, yalnız yaşar, yalnız avlanır. aslan gibi sürüler halinde 15 kişi birden, yetmediği zaman kahveden adam toplayıp, zayıf gördüğü bir bizon yavrusuna saldırmaz; gider kendisinin 6 katı büyüklüğünde bir yetişkin buffaloyu tek başına indirir. gergedan, ayı, piton farketmez, alayının icabına bakar. kafası kızarsa icabında timsahla dolu bir nehre dalıp içlerinden birini alır, ''arkadaşım bi dakka bakar mısın'' diye köşeye çekip façasını alır. isyankar sokakların tövbekar delikanlısıdır kaplan, efkar bastığı zaman bi büyük içer, sonra tek başına mekan basar, olay çıkarır, mekanı dağıtır. aşka kapılarını kapatmıştır, ama olur da sevdi mi tam sever, yüreğiyle sever. hepsi bir yana, bütün o sert görünüşünün altında, oldukça duygusal ve yufka yürekli bir kedi yatar, perdelerini indirdiği zaman gayet uysal, sevecen, hoşgörülü ve şefkatlidir.




Küçük şeyler

Milattan önce 402 yılıydı... İleride dünya düşünce tarihini yönlendirecek olan Platon (Eflatun), her yaz gününde olduğu gibi o sabah da yaşlı hocasının denize bakan eyvanına yaklaştı.

İçinde kıpır kıpır hisler vardı ve yanına girince ona heyecanla sordu: "Üstat Sokrates!.. Şu Protagoras'ın sizin hakkınızda söylediklerini duymak ister misiniz?" Platon henüz 25 yaşındaydı ve hem zeki, hem çalışkan bir öğrenciydi. Yaşlı Sokrates ona bir ders vermek gerektiğini düşündü ve "Dur Platon, söyleme!. Onu duymak istemem için önce senin sözlerini üçlü filtreden geçirelim!" dedi. Platon şaşırmıştı, "Üçlü filtre mi üstat!.. O da nedir?" Sokrates hiç istifini bozmadı, sesine daha da şefkat katarak anlattı: "Üçlü filtre evlat, söylenmesi yahut kulak verilmesi gereken sözün geçirildiği üç süzgeç. Şimdi sorayım sana, "Senin bana nakledeceğin söz doğru mu?" Platon biraz tereddüt etti, düşündü; "Şey, üstat, bilmiyorum, ben sadece duydum; doğru olmayabilir!" "Yani sen bana şimdi doğru olduğundan emin olmadığın bir sözü mü söyleyeceksin Platon!?..." Platon biraz mahcup olmuştu. Sokrates devam etti: "Peki!.. Bana söyleyeceğin şu söz iyi mi?" Platon yine başını eğip mırıldandı: "Galiba değil üstat, yok yok, iyi değil, hatta belki kötü bile!.." "Evladım, şimdi sen bana hem iyi olmadığını bildiğin, hem de doğru olduğunu bilmediğin bir sözü mü söyleyeceksin!?.." Platon utanmıştı; "Bağışla beni üstat, hata ettim!" "Hayır, hayır Platon!.. Söylemek istediğin söz belki üçüncü filtreden geçer, o vakit söylersin. "Peki üçüncü filtre nedir üstat?" "Şu söyleyeceğin söz yararlı bir söz mü?" Platon o günden sonra iki ay utancından hocasının derslerine katılamadı. Hocasının doğum gününde, eline bir hediye alıp derse gitti. Sonra hiç bu bahis olmamış gibi devam ettiler. Sonraki yıllarda Platon hocasının her doğum gününde ona bir hediye alarak kendini affettirmeye çalıştı.

Yıllardan 399 idi. Sokrates artık evine kapanmış, ders veremez olmuştu. Platon hocasının doğum gününde ona yine kıymetli bir hediye göndermek istedi. Devrinin en ünlü heykeltıraşını çağırıp tembih etti: Bana iki hafta içinde, üç altın heykel yap. Her biri birer karış boyundaki bu heykeller benim anlam ve söz üzerine yürüttüğüm fikirlerimi sembolize etsin ve aralarındaki farkı yalnızca sen ve ben bilelim. Adam siparişi zamanında teslim etti. Platon da hediyeleri paketletip yaşlı hocasına gönderdi. Sokrates hediyeyi alınca şaşırdı. Önce hane halkını, sonra dostlarını çağırıp sordu: "Eğer üçü de aynı ise Platon neden üç heykel birden göndersin ki?!" Merak herkesi sarmıştı. Önce heykelleri tartmak geldi akıllarını. Hayret, gramı gramına aynı idi. Sonra heykeltıraşları davet ettiler: Onlar da "Bu heykeltıraşa gıptalar olsun, birbirinin aynısı üç heykeli nasıl yapabilmiş!" demekten öte geçmediler. Sonra estetisyenleri, filozofları, din adamlarını çağırıp durdular. Hiç kimse bir cevap veremiyordu. Atina bu heykellerin haberiyle çalkanıyor, herkes farkı merak ediyordu. Nihayet İyonya'dan zeki bir gencin şehre geldiğini haber verdiler. Sokrates onu da çağırttırıp heykelleri gösterdi. On beşindeki bu delikanlı baktı, baktı ve "Bana ince, çok ince bir tel getirebilir misiniz?" diye sordu. Hemen getirdiler. Teli aldı, heykellerden birinin kulağına soktu. Herkes meraktaydı. Nefesler kesildi. Sonra bir uğultu... Tel, heykelin ağzından çıkmıştı. Genç teli çıkarıp ikinci heykelin kulağına soktu. Hayret!.. Bu sefer tel heykelin diğer kulağından çıkmıştı. Sıra üçüncü heykele gelince meraklar arttı, nefesler tutuldu ve delikanlı ağır ağır işini yaptı. Ama nafile!.. Belli bir mesafeden sonra tel ilerlemiyordu. Zorlasa da tel aynı yerde duruyordu. Delikanlı teli çıkardı ve heykelin içine uzanan mesafeyi dışından ölçtü. Tel heykelin kalbine kadar gidiyor, orada kalıyordu. Sonra şöyle dedi:

"Bu heykelleri her kim tasarladıysa size bir şeyler söylemek istemiş. Çünkü birinci heykel her duyduğunu dillendiren boşboğazları yeriyor. İkinci heykel öğüt dinlemeyen, bir kulağından girip diğerinden çıkan insanları anlatıyor. Bilge üstat Sokrates!.. Bu iki hediye sizin için değil. Ama üçüncüsü size layıktır. Çünkü 'Kulağından gireni kalbinde saklayan makbul adamdır!' demek istiyor."

Herkes gibi Sokrates de bu gencin ferasetine ve bilgeliğine hayran kalmıştı. Onu ödüllendirmek istedi ve mükâfat olarak kendisinden ne istediğini sordu. Gencin cevabı net: "Bana ödül olarak bu heykelleri yapan adamın adresini verin kâfidir!" Sokrates onu Eflatun'a göndermek üzere bir tavsiye mektubu yazmak için mürekkep istediği sırada sordu:

"Senin adın ne evladım?"

"Aristoteles efendim, benim adım Aristoteles!.."

O gün, Sokrates, öğrencisi Platon'u affettiği gibi onu yetiştirmiş olmaktan da gurur duydu?!..